24 Şubat 2011 Perşembe

Utanç





Tuhaf bir hayat olduğunu biliyorum ama tuhaf bir ülkede yaşıyoruz, ya da tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Kendi tarihimizi bil(e)memek insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden. Çünkü kendini tanımıyorsun, beraber yaşadığın insanları tanımıyorsun, geçmişten getirdiğin genetik miras nelere kadir hiç bir fikrin yok. Gerçek tarihini bilmeyen, bunun yerine saçmasapan kahramanlık, hoşgörü zırvalarıyla beyni doldurulan insanlarız ya da jenerasyonuz. Ve hatta ben ve benim gibi kısmen daha eğitimli, daha sorgulayıcı, daha vicdanlı ..vs insanlar bile bilmiyor bu olayları.

Uzun zamandır, daha doğrusu öğrendiğimden beri, beynimi kurcalıyor, nasıl olur nasıl yapılır, biz işte böyle bir toplumuz diye. 6-7 Eylül olaylarından bahsediyorum, İstanbul'da yaşayan Rum vatandaşlar başta olmak üzere tüm gayrimüslimlere karşı girişilen saldırı, yağma, tecavüz, aşağılama..
Ben bunu ne zaman öğrendim? bilmiyorum belki 5 sene önce belki 7-8. Ama 31 yaşında olduğum göz önüne alınırsa ortaokul, lise hatta üniversitede bile öğrenmediğim aşikar. Neden saklanıyor, neden gizleniyor, neden yok gibi davranılıyor..? Aynı şekilde "Ermeni tehciri" olarak bildiğimiz olayların da hiç bir yerde öğretilmediği kesin. Sebebi tabii ki utanç. Hayır pişkinlik, hasıraltı etme ya da yok sayma değil. Öyle olsaydı olaylar anlatılır ama başka bir (istenilen) perspektiften anlatılırdı (tüm Osmanlı tarihimizin olduğu gibi). Anlatılmamasının, an-la-tı-la-ma-masının sebebi utançtan başka birşey olamaz. Bunları yaşadığımız, yaşattığımız için utanç duymak. Dönemin provokatörleri ve planlayıcıları bile olayların bu kadar ileri gideğini tahmin etmemiş, durduramayınca sıkıyönetim ilan edilmiş...müslüman halkın gayrimüslimlere bu kadar hınç beslemesinin, saldırmaya, eşyalarını yağmalamalamaya, dövmeye, tecavüz etmeye bu kadar hazır olmalarının sebebi ne olabilir? Bu çığrından çıkmanın altında yatan duygu nedir? Hınç besleme mi? Kıskanma mı? Bir toplu boşalma mı?







"Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi[7] öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre 60 olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir. [8]

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.[9]

Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir.[kaynak belirtilmeli] Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.[9]

Zamanın gazetelerine göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır. Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır"





Tüm bunları yeniden düşünmeme yol açan dün akşam Güz Sancısı'nı ilk defa izlemem. Hala da bu filmin verdiği duyguyu içimde taşıyorum. Garip bir üzüntü, pişmanlık ve utanç duygusu..(bunda sanırım Beren Saat'in inkar edemeyeceğim iyi oyunculuğu). Hayır ben kendimi bunu yapan grup adına suçlu hissetmiyorum çünkü kendimi "biz ve onlar" diye ikiye ayrılmış hissetmiyorum. Sadece bunları okudukça, öğrendikçe, araştırdıkça şimdi içinde bulunduğumuz ülke ve insanların durumu açık ve net belli oluyor. Nerelerden buralara geldiğimiz belli işte..Bu olayların devamı Deniz Gezmiş2lerin öldürülmesi, bir çok faili maçhul cinayet, hala kazma vurunca topraktan çıkan toplu mezarlar ve Hrant'ın öldürülmesi..Tarihini bilmeden ne olduğunu bilemezsin.. Tüm bunların geride kaldığına, bittiğine ve bir daha olmayacağına inanabilecek kadar saf bir iyi niyetli olmak istiyorum.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Lokanta Maya



Dün akşam arkadaşımız Didem'in geçen mayısta açtığı Karaköy Lokanta Maya'ya gittik. Daha önce sadece kahvaltı yapmış ve bir kaç kez de Didem'in içki yanına yaptığı ufak atıştırmalıkların tadına bakmıştım. Zaten iyi bir aşçı olduğunu biliyordum --yaratıcı sabah kahvaltısından da belliydi-- ama dün akşam gerçekten ortaya gelen her şey muhteşemdi. Zaten ne yiyeceğimizi seçemediğimiz ve hepsinin tadına bakmak istediğimiz için tüm menüyü söyledik ortaya. Menü zaten günlük olduğu için diğer lokantalardaki gibi sayfa sayfa klasik yemekler yok, sadece o güne ve mevsime özel tatlar var. Sanırım işin sırrı da hep yediğimiz, sevdiğimiz ve tadını iyi bildiğimiz yemeklerin --ege yemeklerinin-- farklı malzemeler eklenerek yenilenmesi. Öyle ki o mücverin içinin peynirli yumusak tadı, yanındaki otlu yoğurtla tapas olarak servis edilmesi, o ahtapotun karamelize mor soğanla ve sirkeyle ızgaralanmış olması, o humus, o keçi peyniri...vs vs. Gerçekten uzun zamandır bu kadar lezzetli şeyler yememiştim. Ayrıca her zaman yediğim salata, makarna, hamburger ya da ev yemeklerinden ne kadar sıkıldığımı; önüme gelen her yemek için acaba bunun tadı nasıl, bunun içine ne koymuş diye düşünerek çatalımı daldırmayı ne kadar özlediğimi farkettim..Bundan sonra gerçekten yapacağım her türlü yemek davetinin mekanı Mayadır.. Bu arada Didem'in kitabı "Kızınız defneyi oğlumuz iskorpite..." yi de aldım, aynı olur mu bilmem ama evde de deneyeceğim hemen!

Ha gayret Çarşamba! sen de geçeceksin

22 Şubat 2011 Salı

Aşk tesadüfleri sever


Filmi izleyeli 1 haftadan fazla oldu. Sevgilime kızdığım bir gün eve gitmek yerine Kanyona gittim ve öncesinde Numnum'da barda bir içki içerek filme girdim. Sanırım tek başına gitmiş yegane insan olarak, sağlı sollu çiftlerin arasında buldum kendimi. Fısıltı gazetesi yine çok güzel reklamını yapmıştı filmin, güzel film deniyordu, e bir de Mehmet Günsür oynuyordu. Tabii ki gittim..
--dikkat spoiler gelebilir, söz veremiyorum--
Genel anlamda filme kötü bir film diyemem, güzeldi, ama sonu ve bazı yerleri bana oldukça zorlama geldi. Ankaralı olmadığım için anlayamadım belki ama Ankara nostaljisi yeterince iyi yansıtılamamıştı. Her yerde okuduğum 80lere, 90lara ve 2000lere gidilmesi de bence yeterince güçlü değildi. Zaten artık hep bildiğimiz bir iki hatırlatıcı öge kullanılmıştı, daha da kafa yorup gerçekten unuttuğumuz detaylar (görsel anlamda, şarkılar, davranış şekilleri, konuşulan dil..vs) eklenebilir, izlerken de bize ""Aaa evet ben de yapardım" dedirtebilirdi. Olmuş ama yetmemiş. Belçim Bilgin beklediğimden daha iyiydi, ama nedense konuşma şekli, giyimi ve bazı detayları Issız adam'daki Melis Birkan'ın "Ada" karakterini anımsattı bana. Gerçekten güzel bir kadın bu arada, bunu anladık. Mehmet Günsür her zamanki gibi salondaki tüm kadınları bir aldı götürdü. Fakat neden bu karakterin Mehmet Turgut olduğunu anlayamadım, neden? onun hayatını mı izliyoruz, sadece modelleme amaçlı mı kullanılmış, Ayşe Arman röportajında benim de başıma geldi o tesadüfler diyor, e neden bunu daha açık net söylemediler, özellikleyse de bariz belliydi çocuğun adı "Özgür Turgut", tipi aynı, stüdyosu/evi, fotoğrafları o sonuçta...
Konu tam tatlı tatlı gidiyor derken araya bir baba krizi soktular ve burada etrafım burun çeken hüngür hüngür ağlayan insanlarla doldu bir anda (Bkz., Çağan Irmak - Babam ve Ben). Pek duygusal halkımın kesin toplumsal bilinçaltında yatan bir baba krizi var bu bir gerçek, kadınların bağlanmaları, erkeklerin iletişim kuramamaları.. Yiğit Özşener'in her an Moskova'daki görüntülerinde kamera kayacak ve bir kadın girecek sandım..Belki de o şekilde çekildi ama montajda vazgeçildi hissi yarattı bende..O da ii çocukmuş yani, tamam en başında yaptığı çok hödüklüktü ama özünde gerçekten iyi ve onu seven biriymiş dedim ben. Ennn sonunu da artık amaan dedim, burası bir abartılı olmuş, ne gerek vardı..Tam o sıralarda filmden önce reklamını izlediğim Özcan Deniz filmini hatırladım, (sanırım merak ettim onu da) "Ya sonra?" diyerek herkesi gerçeklere davet ediyordu.. Sanki kız ölmese ve devam etseler birazcık "ya sonra" olacaktı hikayede..
Yine de beğendim filmi tüm bu eleştirilerime rağmen, sanırım bunun sebebi gerçekten oyuncularda..A bu arada anne-babalar harikaydı, sanırım en çok da onların oyunculuklarından ve gerçekliklerinden etkilendim.

İş arkadaşı/davet sorunsalı

Dün akşam bin küsur tanelik düğün fotoğraflarımıza bakarken farkettim, o kadar gereksiz insan varmış ki. Neden çağrılır o insanlar? Bir iş yerinde uzun süre çalıştığında birçok insanı çağırmak istersin ama bir kısım insan da iş olarak burnunun dibindedir, hergün biraradasındır, onu da çağırmasan olmaz, zaten tüm planları duyar, bilir. Sırf bu yüzden çağırdığım, işten çıktıktan sonra da bir kez bile görmediğim, aramadığım bir sürü insan çıktı karşıma. Ya da çağırdığın arkadaşlarının sevgilileri...Ben onlarla o anı, o günü paylaşmak istememişim ki aslında?

Rüya günlüğüm

Geçen haftadan itibaren rüya günlüğü tutmaya başladım. Her sabah uyandığımda rüyamı aklımda tutup hemen deftere aktarmaya çalışıyorum. Hafta içi sabah uyanma ve hazırlanmaları her zaman bir panik halinde olduğu için daha sonra yazarım diyorum ama tabii ki 1-2 saat içerisinde unutuyorum bile..Bugün unutmamak için buraya yazacağım. Rüyamda başım o kadar çok ağrıyor o kadar çok ağrıyordu ki bu ağrılar için doktora gidiyordum..Evet uyumadan önce Yalom'un "Nietsche ağladığında"yı okuyordum. Ve evet sadece bu kadar hatırlıyorum rüyayı. Daha çok detay vardı, birşeyler oldu biliyorum ama neydi..Bu şekilde günlük münlük tutulmaz tabi..Bir alışkanlık haline getirmem lazım...

Güney- Kuzey derken aklım buraya da gidiveriyor...Gençlik hayalleri..

18 Şubat 2011 Cuma

15 Şubat 2011 Salı

Caprese ya da Kapris

Kapris ne zaman düşünsem aklıma İtalya'nın Amalfi Coast yakınlarındaki adası Capri ve bu adaya ait olduğu düşünülen her şey için kullanılan Caprese gelir. Malesef hayattaki kapris, mozarella ve domatesler kadar lezzetli değil ve yorucu... Sevgilinin kaprisi, arkadaşlarının kaprisi, beraber çalıştığın insanların kaprisi. Halbuki hayat bu kadar zor olmamalı, hiç kimse de kendi duygu dalgalanmaları ya da problemleri yüzünden başkalarını kırmak zorunda değil. Özellikle çok yakın olmak kapris yapmak için bir bahane değil, belli mesafedeki insanlara kapris yapamıyorsun çünkü, sadece çok yakınındaki sevdiğin kişilerin sevgilerini "take for granted" ruh haliyle sömürebiliyorsun. Bu hiç adil değil. Bir süre sonra bu minik minik tırmalamalar farkında olmadan kocaman kara parçasından minik minik ayırıyor toprakları ve suda eriyip gidiyor.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Değişim rüzgarları..


Herkesin hayatını 27 senede bir etkileyen büyük fırtınayı okumuştum yıllar önce. Artı 2-3 eksi 2-3 olmak üzere her insan, hayatında bir 27 yaş civarında; bir de bunun katı olan 54 yaş civarında büyük bir bunalımdan/testten/değişimden geçiyor. Çoğu insan bocalasa da sonunda bir şekilde çözüp hayatlarına devam ediyorlar, bazen zaferle çıkıp, sonuçta da daha güçlenerek yollarına devam ederler. Bazı insanlarsa --duygusal açıdan daha kırılgan olanlar-- bununla baş edemeyip, çoğu zaman bir çıkış bulamadıklarında intihar ediyorlarmış...27-28 yaşlarında intihar eden ya da bir şekilde ölen bir çok tanıdık ismin (Kurt Cobain, Jim Morrison, Jimi Hendrix, Jeff Buckley, Tim Buckley, Cliff Burton... daha detaylı bir bakış için http://www.av1611.org/rockdead.html)yaşadıklarını bu şekilde açıklıyorlar.Bu krizi atlatan ikinci döngüyü tabii ki daha kolay atlatıyor...

Durum bu kadar karamsar olmasa da ben de kendimde bir değişim rüzgarları hissetmiyor değilim..Ama bu tabii ki daha iyi bir sonuca yönelik..Sadece ben değil, en yakınımdaki birçok insan da bu değişimden geçiyor, bunu görebiliyorum. Artık bazı şeylere daha az tahammül edilebiliyor, bazı şeylerde daha kolay karar alınabiliyor, daha fazla risk alıp, daha cesur olunabiliyor. İş ya da yaşadığın yer, her ikisini de sanırım tam da bu dönemde sorgulamaya başlıyorsun, gerçekten istediğim bu mu, hayatım bu şekilde mi devam edecek, müdahale edecek miyim, ne yapacağım. Kesinlikle bu bunalımdan zaferle çıkmak gerek, bu bir test, sonunda kazanan ben olmalıyım.

11 Şubat 2011 Cuma

Tatil rüyaları..


Güneşin kendini iyice hatırlattığı bu hafta içerisinde Şubatın da neredeyse ortasına gelmemiz sebebiyle tatlı bir bahar havası sardı beni. Nedense artık çok sıkılıyorum kıştan, halbuki Antalya'dan İstanbul'a geldiğim dönemde nefret ediyordum yazdan ve sıcaktan; gri, kasvetli kış ayları İstanbul'un iyi gelmişti. Farklı gelmişti daha doğrusu, şimdi anlıyorum. Ben gerçekten de köklerimi ve benliğimi daha fazla kandıramayacağım ben de sıcak ve yaz insanıyım. Gerçekten de güneş ışığına bağlı olarak mutluluk hormonları salgıladığımız doğru... Bu durumda da başladı bende bir tatil hayalleri. O kadar çok plan yapıyorum ki kendi kafamda, bunun için ne zamanım ne de param olmaması farketmiyor...
Mesela şu an içinde bulunduğum ofis ortamı dışında kendimi güneşin altında, denizin kenarında hayal ediyorum, tenim yanmış ve sıcacık omuzlarım, hatta çok az gerilmiş güneşten. Yanaklarım da yanıyor biraz, rahatlamışım, burnumda akdeniz havası, hafif ılık rüzgar, elimde rakı ya da bira..

10 Şubat 2011 Perşembe

Black Swan



Vizyona girmesini bekleyemeyip bulduğum DVDsini izledim geçen hafta. Dünya bu kadar sallanırken neden bukadar geciktirdiler girişini o da enteresan. Görüntü kalitesi gayet iyiydi ve de hiç kendimi kötü hissetmedim yasal olmayan versiyonunu izliyorum diye, Hollywood'a yeterince para kazandırdığımı düşünüyorum geçtiğimiz 30 sene içerisinde. --dikkat spoiler gelebilir ilerde--
Sanırım etraftan çok fazla fikir ve yorum alıp okuduğum için beklediğim kadar içimi rahatsız etmedi. Bu iyi birşey, çünkü, hala Requem for a dream'in bazı sahneleri yıllar sonra bile içimi burkar düşününce. Filmi beğendim. Daha doğrusu etkilendim. Bir gün sonra ve hatta gece yatarken hep aklımdaydı film ve verdiği duygu tüm gün içimden çıkmadı. Yine de bazı eksik kalmış yerlerini bulmadım değil. Anneyle ilgili travma yeterince belirgin değil (belki de kıza da yeterince belirgin gelmediği için adını koyamyordur, bilerek böyleyse mantıklı), nedense o anneyle bir bağlantı kurulacak sandım sonunda ama olmadı. Eski balerinin (Winona) filmdeki varlığı da biraz zayıf kalmış, düşününce emekli olması, kaza.. eee yani noldu sonra? Gerçekte Natalie ona zarar verdi mi? Natalie'nin Winona'dan ne kadar etkilendiği biraz havada kalmış bence..Onun gibi mükemmel olmak istemesiyle mi başladı? Ama Winona o kadar mükemmel mi biz bunu anlayamadık..Diğer kızın (Mila Kunis) da durumu biraz karışık, benim fikrim herşeye sebep olan kızın verdiği ilaç ama tam belirgin değil, sonradan kız bir iyi bir kötü mü yoksa Natalie mi bu şekilde algılıyor, adam aynı şekilde aşık mı değil mi, umrunda değil mi..Mutlaka bunların bir kısmı bilinçli ama hepsi birleşince aklımda bazı sorular bıraktı benim. Yine de filmin verdiği duygu yerini buldu içimde ve bir hafta sonra hakkında yazacak kadar etkiledi beni..Komik ama lisede evlenmediği için çok sinirli ve problemli olan 40 yaşındaki müdür yardımcısı kadını, hiç evlenmeden evde oturup kafayı yiyen 50 yaşındaki uzak kadın akrabaları hatırladım bir an.Sonuç: Hayat gerçekten seksten ibaret...

9 Şubat 2011 Çarşamba

Lucid Dreaming

Gercekten yapabiliyorum..Bilerek ve isteyerek degil ama yapiyorum. Bazen ruyamda ruyada oldugumun farkinda oluyorum. Oyle boyle degil, o an nasil bir senaryonun icinde olursam olayım, bir anda anliyorum aslinda yani gercekte nerede yattigimi, uyudugumu, hangi tarihte oldugumuzu ve gorduklerimin, hepsinin, herkesin bir ruya oldugunu. Hatta bazen bunun bir ruya oldugunu anladigimda etrafima bakiyorum "vayy bee gercek gibi hersey..ama madem bu ruya su yuksek balkondan atlasam birsey olmaz! hep merak etmistim.." diye dusunuyorum mesela..Bu durumda gercekten ruyada miyim degil miyim bunu anlamam zor oluyor cogu zaman, hersey o kadar gercek ki ya ruya degilse ve yere cakilirsam diye korkuyorum. Biraz once bu konuda okudugum bir web sayfasi soyle "reality check" yontemleri oneriyor..
1-Acaba ruyada miyim diyorsaniz buyuk ihtimalle ruyadasiniz..
2-Hemen bir yazi okuyun ya da saate bakin, kafanizi cevirin, tekrar bakin, ruyadaysaniz eger yazilar degisecektir; hatta yazi ya da rakam yerine hic bilmediginiz tuhaf sekiller goreceksiniz. Ama mumkunse bir dijital saate bakin, cunku analog saatler ayni sekilde kalabilirler..
3-Ellerinize bakin, ruyadaysaniz normal gorunmeyecekler..
4-Aynaya bakin, ruyadaysaniz normal gorunmeyecek ve hatta aynanin icinden gecebileceksiniz....vs vs.
Bir sonraki sefere mutlaka deneyecegim. Ruyada oldugumdan emin olduktan sonra en zevkli kisim geliyor..Gercekten yapabildiklerim muazzam..Bir seferinde dunyanin uzerinde, yorungede ucmustum mesela ve yeryuzunu gece ucakla ucarken gorebileceginiz gibi karanlik ama yerlesim bolgeleri isil isil izlemistim ve Hindistan, Asya uzerinden gecmistim. Yuzume carpan ilik esintiyi ve mutlak sessizlikte duydugum bu ruzgar ugultusununun ruya oldugunu kimse anlatamaz bana.Tamamen gercekti..Bir kez dedigim gibi yuksek bir balkondan atladim, bir kez catidan atladim, bir seferinde (seneler once) tabancayla vurulmak nasil hissettirir cok merak ediyordum(neden bilmiyorum muhtemelen izledigim bir filmden oturu) bunu hissettim direk, intihar etmedim ama vuruldum silahla ve farkindaydim ruya oldugunun, garip bir aci, ilk hissettigim duygu inanilmaz bir yanmaydi, sanki kursun degil de yanan bir mesale sokmustu biri karnimin icine... Bir kez de (en son seferinde, 1-2 hafta once) bir arkadasimla bulustum ve ona "Asli, su an ruyadayiz, farkinda misin? Yani acaba sen gercek misin, sen de beni goruyor musun yoksa seni beynim mi yaratti?" demistim ve Asli'dan yanit alamamistim..duymadi sanki beni hic, birseyler anlatmaya devam etti..Sonra da dedim ki" Tamam, peki, sana kanitlayacagim, yarin sabah kalkinca ilk is seni arayacagim bunu unutma" Uzun zamandir gorusmemistik, konusmamistik, oyle boyle degil en az 3 sene!..Sabah hemen aradim tabii ki ama hatirlayamadi ne gordugunu fakat gulduk cok, bahaneyle de konusmus olduk ..
Bazen kendimi bu ruyalara o kadar kaptiriyorum ki uykum gelmese bile acaba uyusam nereye gidip ne yapiyor olacagim diye merakimdan gidip yatiyorum..Bazen de bu beni o kadar korkutuyor ki inception filmini hatirliyorum hani kadinin gercek hayati ruya sanip ruyalarindaki ailesiyle yasamak istedigi..

8 Şubat 2011 Salı

DEĞİŞİK

Başka türlü birşey benim istediğim,
Ne ağaca benzer ne de buluta;
Burası gibi değil gideceğim memleket,
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava;
Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim
Rengi başka, tadı başka.

Can YÜCEL

Basılı Medya vs. Digital




Geçtiğimiz aylarda okuduğum Umberto Eco ve Claude Carriere'in ortaklaşa yarattıkları "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" röportaj-kitap, daha önce düşünmediğim "basılı medya (kitap) dijitalin karşılığında ölecek mi?" sorusuna bir anlamda yanıt veriyor. İkilinin bu bazda başlayan sohbetleri konudan konuya atlayarak bir nevi günümüzün ruhunu tartışmaya dönüyor. Konu tabii ki dağılıyor. Ama bırak dağınık kalsın, ki, bu muhteşem iki insanın bilgi dağarcıklarından sebeplenenebilelim.

Eco'nun parmak bastığı konu çok doğru ve düşündürücü. Günümüzde bilgiler o kadar yok olmaya mahkum ki. Tüm bilgilerimizi bilgisayarlarımızda tutuyoruz, hard disklerde sakladığımızı, her ihtimale karşı back-upladığımızı, küçük flash disklerde taşıdığımızı sanıyoruz. Düşünsenize diyor Eco, tüm bilgilerimiz sanal! hepimizin bilgisayarı çöküyor, hard diskler siliniyor, virüsler tüm databaseleri yok edebiliyor. Bu durumda bir bilgiyi nasıl saklarsınız? Gerçekte varolmayan (sanal) bir ortamda tutulan bir bilgiye nasıl güvenirsiniz? 20 sene önce çekilen ya da kaydedilen filmler, video görüntüleri silinmiyor mu? fotoğraflar kimyasal tepkimelerden solup yok olmuyor mu? Bugüne dair elimizde ne varsa; silinecek, çünkü hepsi ya kimyasal ya da sanal. Dünyanın tüm bilgisayarlarının bir elektrik kesintisinde yok olduğunu düşünsenize? Evet eskiden de basılı eserlerin en büyük korkulu rüyası yangınmış, ama bu yine de sanal ortamın tutarsızlığının yanında daha az tehlikeli kalıyor. Bu yüzden basılı yayınlar hiçbir zaman dijitale yenilmeyecek diyor Eco. Aslında bu çıkarımla günümüzün anlayışına da ışık tutuyor, tüm hayatımız diyor, dijital fakat bu durum en küçük bir teknik aksaklıkta yok olabilecek kadar kırılgan ama farkında bile değiliz. Tabi bu satırlardan sonra bende de bir doğaya dönelim, doğala dönelim hareketi başlamıyor değil. Cep telefonu, bilgisayar, facebook, hepsini fırlatıp atmak; onlarsız nasıl yaşayabileceğimi görmek istiyorum.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Game Theory

Yaklaşık iki ay önce merakımı celbetti ve araştırdım..(hayır kütüphaneye gidip ansiklopedi karıştırmadım, sadece Wikipedialadım)
Game Theory bir çoğumuzun hayatına A beautiful mind'da Nash'in en ünlü teorisi olarak girdi. Fakat benim aklım sosyal ilişkilerin bu kadar matematikle bağdaşabileceğini almıyor. Her ne kadar Başak burcu olsam da yükselenim balıktan bir hayli etkilenerek duygularımla hayatımı yönlendiriyorum. Ama bir kadın olarak "oyun oynamak" çok uzak değil..Yapamasam da çok aşina olduğum bir akıl verme yöntemi. Biz kadınların tümünün bildiği basit ilişki ayak oyunlarını ancak Harvard'lı bir profesör beyefendinin hayatını vererek ortaya çıkarması da enteresan..

Game Theory

..Günlük hayatımızda patronumuzun, sevgilimizin ya da ülkeyi yönetenlerin bizi yönlendirmeye çalıştığını sık sık görürüz. bize önerdikleri oyun, seçeneklerden birisinin kesinlikle daha parlak göründüğü bir seçimdir. Bu seçenekte karar kıldığımız zaman karşımıza yeni bir oyun çıkar ve böylelikle kısa bir süre sonra akılcı seçimlerimizin bizi hiçbir zaman istememiş olduğumuz biryere getirdiğini görür ve tuzağa düştüğümüzü anlarız...Bu noktaya gelmemek için yapacağımız şey, arada bir beklenmedik biçimde davranmaktır. En çekici görünen seçeneklerden uzak durduğumuz zaman kaybettiğimiz şeyler karşısında daha özgür oluruz. Doğal olarak hedefimiz sadece beklenmedik biçimde davranmak değil; bunu belli bir olasılık stratejisine uygun olarak yapmaktır.
Oyuncuların hepsinin aynı hedefe yönelmesi bu oyuncuların hedefi elde etme olasılıklarını azaltacaktır, farklı hedeflere yönelim ise artıracaktır.

Yaşasın! 1 izleyicim olmuş!


Sevgili izleyicim,

Beni okumayı tercih ettiğin için çok teşekkür ederim..Kimse okusun diye yazmıyordum ama yine de kimsenin okumayacağı şeyleri yazmak çok tuhaf geldi bana..Hayat tuhaf.. Bu sebeple günlük tutmadım hiçbir zaman, yazacak cesaretim olmadı, kimsenin de okunmayacağını bildiği bir günlük tuttuğunu düşünmedim. Annelerin bulup okuması büyük bir klişe ama kendimin okumasından korktum en çok. Çünkü malesef kendimi en haşince eleştiren yine benim.
.İşte izleyicim, senin sayendedir ki omuzlarıma güçlü bir sorumluluk duygusu, farklı yazma isteği ve gramerimi defalarca gözden geçirme zorunluluğu bindi. Bu sorumluluğumu sonuna kadar yerine getireceğimden emin olabilirsin.

Seni seviyorum:)

4 Şubat 2011 Cuma

Yeni Türkü

Vira vira, telli turna, daha büyünen zamanda keşfedilen olmasa mektubun. Kabarık saçlı Derya, Mungan, aşkları. Bu kadar biliyordum sanırım yakın bir zamana kadar. Daha önce aşağıda bahsettiğim melankoli, nostalji sayesinde sanırım gittim 3CDli best of'unu aldım. Best of derken tüm şarkıları neredeyse. Ve yeniden keşfettim. Bambaşka şeyler keşfettim. Bir anda 1980lerde olmak istedim, ama şimdiki halimle. Ne zaman MFÖ dinlesem de aynı hisse kapılıyorum zaten. 1970-80lerde olmak istiyorum. Sadece Bodrum'un o zamanlardaki halini görebilmek için.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Nostalgia, Melancholy






Evet. Geyik yaparak baslamak istemezdim bugun ama yine son zamanlarda hissettigim agir basan bazi duygular var, yazmazsam cildiririm. Ama adini koyamiyordum. Tuhaf bir isteksizlik, sikinti hali, havayla da cok baglantili tabii..Nedense gecmise bir ozlem.Ama kendi gecmisime degil..Daha eski bir zamanda varolma istegi. Muhtemelen Ege'de. Babannemin zamaninda. Cok daha mutlu olunan, cok daha dogal bir zamanda (e term nostalgia describes a yearning for the past, often in idealized form.).Nedense eski Izmir turkuleri caliniyor kulagima, kadinlar hep bir arada, aksamlari, her aksam bir raki sofrasi. Hava yaz aksamlari simdikinden daha serin ve kislari daha ilik. Kusadasi ve Izmir civarlarinda geciyor aklimdaki yasam bircok Girit gocmeninin geldigi gibi. Dedigim gibi hersey daha dogal, televizyon yok, muzik istersen canli muzik, arkadas istersen yanibasinda gercek arkadas ve yazmak istersen gercek kalem kagit. Surekli acik havadasin. sehrin ortasinda bile yasasan avlulu evin. Yemegin, sebzen, etin daha bi lezzeli. Burnunda her zaman bir zeytin agaci kokusu.Ekmegin asagi kosedeki firindan her sabah. Yolda almaya giderken herkesi taniyorsun zaten. Her evin oykusu ayri, her kapinin arkasinda farkli aileler. Nedense aileler de daha bir farkli sanki. Ya da farkliliklari daha kolay benimseniyor. Karsidaki Orhan beylerin bir kizi var deniyor biraz deli. Asagidaki Mustafa dayilarin da ogullari is kurmus is batirmis. Surekli dinlenecek bitmeyen diziler aslinda her evin gunluk hikayeleri bile. Iste bu nostalji degil de daha ne! (It was described as a medical condition, a form of melancholy, in the Early Modern period, and came to be an important topic in Romanticism)


ps: Kusadasi ve cocuklugum konusu cok derin (tum bunlarin sebebi de o zaten), daha sonra ayrica deginecegim..